Pazartesi
20.12.2021
Antik dönemde Roma ve Kartacalılar arasındaki ''Pön Savaşları''nı bilirsiniz. Savaşlar başlamadan önce, Roma imparatoru ve Kartaca elçisi Roma imparatorluk sarayında bir şömine başında bir araya gelip konuşurlar.
 

Roma imparatoru Kartaca elçisine eğer dediklerimi yapmazsanız size işkence yaptırırım,ülkenizde taş taş üstünde bırakmam diye tehdit eder. Kartaca elçisi hiçbir şey söylemeden ateşe elini koyarak ve Roma imparatorunu gözlerinin içine bakarak imparatorun tehditlerini öyle dinler. 

Bu hikaye insanın hayata karşı nasıl durması gerektiğini öğreten hikayelerden biridir. Bazen acılar gelir ve vurur; bir insanın buna dayanabilmesi için sağlam bir omurgasının olması gerekir. Omurga biraz çocuklukta olabilen bir şeydir. Aslında anlamalıyız ki ateşten korkup kaçmanın ve sorunları ertelemenin geçici olduğunu ve bilmeliyiz ki elin yaralansa da eninde sonunda yaranın kabuk bağlayıp iyileşeceğini de. Hayata hazırlanabilmeleri ve onları gerçekten koruyabilmemiz için keşke çocuklarımıza çok daha fazla bu tür hikayeler anlatabilsek. Bu hikayeyi yıllar önce iyi ki biri bana anlatmış.

Konfor Alanlarımız

Geçenlerde bir arkadaşımla konuşuyordum. Türkiye’nin kalburüstü okullarında okumuştu ve Türkiye’de iş yapan ülke standartlarına göre çok iyi maaşı olan, uluslararası bir şirketin üst düzey yöneticilerinden biriydi. Sohbetimiz sırasında, çok fazla ekonomik kaygılarından ve gelecek korkusundan şikayet ediyordu. Hayatında aldığı birçok kararı bu endişeler ve korkular nedeniyle de alıyordu. Sonrasında konuşmamızı düşündüm ve onu anlamaya çalıştım. Konfor alanlarımızın ve korkularımızın insanları hayatını nasıl da içinden çıkılmaz bir biçimde şekillendirebiliyor. Korkularımız yüzünden yaşamak istemediğimiz hayatları seçebiliyor ve bunun içinde boğulabiliyoruz. Konfor alanlarımızdan çıkmamız, bütün hayatını bir korkunun içinde hapsedeceğin,kişiliğin ve haysiyetinden bu korku yüzünden vazgeçeceğin kadar, korkutucu değil. İnsanların bu kadar acıdan korkması beni üzüyor. Ve sonra da 4 kişilik bir ailesi olan ve asgari ücretle evini geçindirmeye çalışan bir Anne ve Babayı düşündüm . Onların hayatla ilgili endişe ve korkularını ve hayat mücadelesini. Bazen pek bilmediğin hayatları öğrenmek ve o yaşamların empatisini yapabilmek kendi hayatlarımızı iyileştirebiliyor. Hayat ne garip...

Belki de arkadaşımın hayatla ilgili bu kadar kaygılanmasının temel nedeni; dünyasında, kendince güvenli ve korunaklı ama yaşamın tüm katmanlarını tanıyamadığı, sınırlı bir hayat bilgisine sahip olmasıydı. Metropol insanı genelde kendi akvaryumunda ve tek bir konuda uzmanlaşarak hayatını sürdürüyor. Metropol insanının uzmanlaştığı meslekleri vardır. Örneğin bir muhasebeciysen ve o konuda uzmanlaşmışsan ve hayatın farklı alanlarında kendini yetiştirmemişsen, eksik kalırsın. Birşeyi bilen aslında hiçbirşeyi bilmiyordur; çünkü derinliği eksiktir. Bu da işinde, meslektaşlarına karşı fark yaratamamana neden olur. Taşra insanının hayat bilgisinin, tek bir konuda uzmanlaşmış ve kendi akvaryumunun dışına çıkmamış metropol insanın hayat bilgisine göre, çok daha fazla olabileceğini düşünmüşümdür. Doğru düzgün eğitim bile almamış, taşrada doğup büyümüş aile büyüklerimin hayat bilgelikleri, yaşama karşı ferasetleri sohbetlerimizde beni her zaman etkilemiştir. Taşra insanı, barınmak için eve ihtiyaç duyduğunda evini kendini yapar. Kendisi veya çevresinden biri hastalanırsa ona doğadaki bitkileri kullanarak ilaç yapabilir. Tarım ve hayvancılığı bilir ve yiyeceklerini kendisi yetiştirir. Tüm bunlarda onları, hayata karşı tek bir konuda uzmanlaşmış bir insana göre, hayat bilgisi olarak daha donanımlı hale getirebilir.

Farklılıklarımız Zenginliğimizdir

Etrafımızda bizlere tamamiyle zıt fikirler ve ayrı görüşlere sahip insanların olması, sosyo-ekonomik olarak farklı profillerde hayatlar tanımamız, bizlere çok değerli tecrübeler kazandırabilir. Ki bu insan yaşamı için büyük zenginliktir . Hayatta ne kadar çok deneyim yaşarsak o kadar çok empati yeteneğimizin artmasına neden olur. Empati yeteneğimizin artması sınırlarımızı bize öğretir. Sınırlarımızı öğrenmemiz; hayatta neleri yapıp yapamayacağımız hakkında bize yol gösterebilir. Bu bilgiyi hayatın her alanında kullanabiliriz. İster girişimci ol yeni yollara sapmaktan korkmayan, ister yalnızca işini çok iyi yapmaya çalışan bir muhasebeci.

Aynı zamanda yaşamlarımızda sanatın olması da bizleri hayata karşı daha dirençli kılar. İran’ın en büyük sinemacılarından biri olan gerçek bir filozof Abbas Kiarostami hayatının son günlerinde hasta yatağında bir şarkı dinlemek ister.Bu, sözleri doğunun ünlü şair ve düşünürü Şiraz'lı Şadi’ye ait bir şarkıdır. ‘’ Ey şifa kaynağım, hastalarına bir bak Merhem elinde fakat, bizi yaralı bırakıyorsun... Bir ömür daha lazım, bu hayattan sonra çünkü bu ömrümüz sadece umut içinde geçti... ’’ Hayat bir yandan öyle veya böyle geçiyor ama sanırım daha kötüsü bir ömrün umutsuzluk içinde geçmesi. İnsanın koca bir ömrü nasıl geçireceği ve hayatını nasıl iyileştirebileceği elbette kendi elindedir.

Umudunu Kaybetme

Ülkemizde son dönemlerde yaşadığımız ekonomi kaynaklı problemler ve özellikle insanların gelecekle ilgili endişe ve korkuları beni oldukça düşündürüyor. Ülkelerin ve insanların kendi hayatlarında yaşadıkları krizler ve problemler insanlık tarihi boyunca hep olmuştur ve olacaktır. Tüm bunların sonucunda olabilecek en büyük sorun tüm bunlarla baş edemeyip, umudumuzu kaybetmektir. Kendi adıma ne zaman hayatımda kötü bir dönem geçirsem sonrasında çok daha güzel günler yaşayacağımı düşünerek o zorlu dönemleri atlatmaya çalışırım. Size bir sır vereyim, çok kerelerde deneyimledim, daha güzel günler kötü günlerin ardından hep gelmiştir. Bir yandan da kriz ve problemli dönemler ve dibi görmek, aynı zamanda insanın kendisi ve toplumlar içinde yeniden daha sağlam bir şey inşaa etmesi içinde fırsattır. Nietzsche’nin dediği gibi ‘’Sizi öldürmeyen şey güçlendirir.’’

Elbette ki her insanın hayatında yaşadığı sorunlar her ne yoğunlukta ve çapta olursa olsun kıymetlidir ve yaşaması hiç kolay olmayabilir. Şöyle düşünürüm hep; hayatla ilgili bir acıyla karşılaştığımızda ve bu bize büyük bir darbe vurduğunda, zaman önemli bir kavram haline gelir. Zamanın genişliğine baktığımızda bu çok büyüktür. Kitaplardan öğrendiğimiz bazı bilgiler mesela, insanlığın ateş yakmak için kibriti binlerce yılda bulması gibi. Tarihe baktığımızda orada anlatılan şeylerin nesiller boyunca yaşanılmış olduğunu öğrendiğimizde; sen, dertlerin ve acıların bu zaman içerisinde küçülürler. Bugün yaşadığın problemlerin tümü geçmişte yaşanmış ve gelecekte yaşanacak olanların yalnız bir küçük parçası olduğunu anlayabilmeliyiz.

İster Roma İmparatorunun tehditlerine meydan okuyan Kartaca Elçisi,ister büyük zorluklarla ailesini geçindirmeye çalışan bir Anne ve Baba, ister hasta yatağında şiirle umudunu yeşertmeye çalışan bir Sinemacı ya da ister sadece işini çok iyi yapmaya çalışan bir Muhasebeci ol fark etmez. Hayatında, yaşaman gerekeni yaşarsın ve bunun nasıl atlatacağın sana bağlıdır!

Tüm ömrü neredeyse taşrada geçmiş, bilgeliği ve feraseti ile hayatımda önemli yer etmiş birinin, bana zor zamanlara karşı umutlu olmayla ilgili söylediği söz gibi. Unutma ‘’Yine gelir bahar.’’


Franchise Danışmanı